COVID-19 pandemisinde ufak bir su krizi halk sağlığı sorununa dönüşebilir

COVID-19 pandemi vakalarında dünyada neredeyse birinci sıraya ulaştığımız şu günlerde, su sorununda ellerimizi bile yıkayamayacak bir konuma gelebiliriz. Her gün evde kal ve elini 20 saniye yıka çağrıları ufak bir su krizinde bir halk sağlığı sorununa dönüşebilir. Sağlıklı kentlerin inşasında su varlıklarının korunması, herkes için temiz suya erişim hakkının sağlanması elbette başat konulardan biri olmalı

Sezen Özkan 23 Aralık 2020 KENT - DOĞASAYI 6

Şu sıralar İstanbullular için önemli bir gündem daha var. Pek çok İstanbullunun evinden de çok yakın tanık olduğu bir sorun. Olmadığında elini ayağına dolaştıran, yığınla bulaşıkla, kokuyla haşır neşir eden, bakterisi, virüsü hastalıklara açık hale getiren bir soruna ortak oluyor İstanbullular. Çok gizem yaratmaya gerek yok. Tahmin edenlerin de olduğu gibi olmayanlar için, biraz yazının konusunu da ele verecek olan sorunu yazayım. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da bu aralar çok yinelediği, İSKİ sayfasını açtığımızda da büyük bannerla bizleri karşılayan “barajlarımızın doluluk oranları” ile başlayalım. Devamında da sık sık yapılan su kesintilerini düşünelim. En özelden en genele açacak olursak; evlerimizden işyerlerimize, kısıtlamalar varlığında belli saatlerde de olsa açık olabilen mekânlara, lokantalara, restoranlara, kurumlara, kuruluşlara, bahçelere, parklara gidelim. Suyu, suyun kullanım alanlarını düşünelim. Peki, evlerimizde bir adım uzağımızdaki musluklarımızdan akan suyu düşündük mü bugünlerde? Ya da şöyle diyelim. Mart 2019 itibariyle ülkemizi saran COVID-19 pandemisi varlığında suyun varlığını düşündük mü? Tasarruf edelim, suyumuzu koruyalım dışında herkesin temiz, içilebilir suya erişim hakkını pandemi içinde düşündük mü?

Yaşamımızın en önemli parçalarından biri olan su temel bir insan hakkıdır. Neden suya erişim hakkı diyoruz? Çünkü su hakkı suya erişim hakkıyla birlikte değerlendirilir. Üst paragrafta bahsettiğim gibi kimimizin kolayca ulaştığı musluklardan akan suyun dünyada başka bir yüzü de var. UNESCO’nun hazırladığı 2019 Dünya Su Raporu’na göre 2 milyar insanın temiz su varlıklarına düzenli erişimi yok. 4,3 milyar insan ise sıhhi tesisat kullanamıyor; kavramı açacak olursak 4,3 milyar insanın suya erişimi, suyun dağıtılmasını, depolanmasını, atık suyun arıtılmasını, yağmur suyunun tahliye edilmesini sağlayan borulara, lavabolara, musluklara, duşa ve duş elemanlarına erişimi yok. Bu bilgileri pek çok meslektaşım, bilim insanları paylaşıyor. Derdim korkunç rakamlar vererek bir hassasiyet oluşturmak değil elbet. Derdim daha çok pandemi gerçekliğinde, salgın gerçekliğinde ve ülkemizdeki koşullar gerçekliğinde üretilen suyu, bulunduğumuz alanlara gelen suyu konuşmak. Ayrıca ulaşan su kadar, kayıp olan suyu da konuşmak istiyorum. Bir çevre mühendisi olarak en çok da öğrendiğimiz alanlardan olan suyu kendi dilimce anlatmak istiyorum. Çevre mühendisleri suyun üretim aşamalarına tanık oluyorlar, virüslerle, bakterilerle mücadele yöntemlerini görüyorlar. Eğitimimiz boyunca İstanbul özelinde ya da Türkiye örnekleriyle de genişleterek yapılan içme suyu arıtma tesislerini, atıksu arıtma tesislerini, denizden su elde etme yöntemleri gibi alternatif suya erişim çalışmalarını görüyoruz. Örneğin COVID -19 pandemisi Türkiye’de ortaya çıktığı ilk andan itibaren pek çoğumuzun kafasında “Musluklardan akan suda COVID-19 tehlikesi var mı?” sorusu canlanmıştı. Ama biz çevre mühendisleri, bilim insanları söyledik ki içme suyu arıtma tesislerinden evlerimize gelen suda SARS-COV-2 virüsü olma ihtimali yok, çünkü yapılan dezenfeksiyon işlemlerinde var olma şansı yok. Bu cepte bilgimizle devam edelim.

Bir yanda suya erişimin olmaması, bir yanda da sağlıklı, içilebilir su üretim çalışmaları. İşte bu noktada terazinin dengesi nerede kaçıyor peki? Yağışlar, sulak alan kayıpları, yapılmak istenen projeler, gündemde olan Kanal İstanbul projesi, tesisler, yönetmelikler, belediyelerin, bakanlıkların yükümlülükleri… Sırayla açmak isterim.

Mevsim normalleri altında olduğu söylenen yağışlarda durum

Öncelikle İSKİ’nin bannerlarında yer alan, gerek İBB, gerek Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından su tasarrufu çağrıları yapılan duruma bakalım. Mevsim normalleri altında olduğu söylenen yağışlarla ilgili İSKİ, İstanbul barajlarındaki doluluk seviyesinin son 15 yılın en düşük oranında olduğunu belirtmişti. İSKİ, 18 Aralık 2020 günü İstanbul için baraj doluluk oranlarını açıkladı. 18 Aralık 2020 tarihinde İstanbul barajlarında yüzde 21,97 doluluk, yüzde 78,03 boşluk oranları görülüyor. Bu oranlar elbette İstanbul’un su tüketimi düşünüldüğünde oldukça az. Kış mevsimi boyunca az yağışın beklendiği bilgisiyle de beraber düşünüldüğünde İstanbul için kuraklık korkusu hemen kendini gösteriyor. Tasarrufa geri dönelim. Suyun kullanım alanlarını düşündüğümüzde evlerimizde su kullanımıyla ilgili alacağımız önlemler önemsiz diyemeyiz. Ama acil olarak yapılması gereken ve 2021 İstanbul su ihtiyacını da karşılayacak bir veri sağlamaz bize tasarruf. Baraj doluluk oranlarımız az ama sulak alan kayıplarını, İstanbul’un su varlıklarını tehdit edecek Kanal İstanbul gibi projelerin hayata geçirilme isteğini hangi tasarruf politikasına, uygulamasına yerleştireceğiz? Kanal İstanbul’dan önce mevcut sulak alan kayıplarına bakalım.

60 yılda 300’e yakın irili ufaklı doğal gölün yüzde 60’ı kurudu

Türkiye’de son 60 yılda 300’e yakın irili ufaklı doğal gölün yüzde 60’ı kurudu. Doğal göller ülkemizdeki en önemli su varlıklarından biri. İki sene önce 3 Van Gölü büyüklüğünde bir sulak alan kaybından bahsediliyordu. 2021 yılına doğru gittiğimiz şu günlerde sulak alan kaybı 3 Van Gölü büyüklüğünü de aşmış durumda. Göller kirlilik, yapılaşma, izinsiz kullanım vb. sebeplerle ya kurudu ya da kuruma tehlikesi altında. Ayrıca yönetimsel problemler de oldukça fazla. Su Politikaları Derneği’nin “Doğal Göller ve Sulak Alanlardaki Su Yönetimi Sorunlarımız ve Çözüm Önerileri” başlıklı raporuna göre tescilli 76 sulak alandan sadece 24’ünün su yönetim planı var. Göllerin kirliliğinin önlenmesi için 42’sinde bir yönetim planı yok. Göller Yöresi’nde, Burdur sınırlarında 60 yıl önce 20’ye yakın doğal gölden bahsedilirken bugün bu sayı 5’e düştü. Marmara Bölgesi’ne bakacak olursak; İznik, Sapanca, Uluabat ve Kuş gölleri, tarımsal su alımları, tarım ve sanayinin aşırı kirliliği etkisiyle doğal göl özelliklerini kaybetmekte. İstanbul’un tesislerine su sağlayan göllerden olan Büyükçekmece Gölü su kapasitesinin neredeyse yüzde 35’ini, Küçükçekmece Gölü ise içme suyu özelliğini, doğal biyolojik çeşitliliğini, endüstriyel, çok yoğun yapılaşma ve çevresel baskılar nedeniyle doğal göl özelliğini kaybetmiş durumda. Su Politikaları Derneği’nin verilerinde değindiği bir başka önemli nokta ise devletin su varlıklarına ilişkin verileri saklaması. Raporda özellikle son 10 yılda Devlet Su İşleri’nin (DSİ) bu konuda verileri paylaşmadığı anlatılıyor.

Bir çevre mühendisi olarak su üretim süreçlerine tanık olduğumuzdan bahsetmiştim. İstanbul özelinde tesislerin durumu nasıl diye bakacak olursak bu konuyu bizlere çılgın proje olarak sunulan Kanal İstanbul projesi ile bağlamak isterim. Kanal İstanbul Projesi güzergâhı düşünüldüğünde Küçükçekmece Gölü, Sazlıdere ve Terkos’u değerlendirmemiz gerekiyor.

İstanbul’un 5 milyon nüfusunun su ihtiyacını karşılayan Sazlıdere-İkitelli sistemi devre dışı kalacak

Sazlıdere Barajı yıllık 55 milyon m3 kapasitesiyle İstanbul Avrupa Yakası için önemli bir tatlı su varlığı. Sazlıdere Havzası’nda toplanan sular, terfi merkezi ve isale hatları ile İkitelli’den arıtılarak Avcılar, Bağcılar, Gaziosmanpaşa, Güngören, Küçükçekmece, Başakşehir ve Esenyurt ilçelerinin su ihtiyacını karşılıyor. Terkos Gölü ise Avrupa Yakası’nın en büyük içme suyu varlığı olup; göle gelen sular Terkos-Kağıthane iletim hattı sayesinde İstanbul’un çeşitli ilçelerine dağıtılıyor. Terkos ayrıca İstanbul’a Istranca Sistemi’nden toplam 235 milyon m3/yıl suyun aktarıldığı bir ara geçiş ve depolama tesisi durumunda. Kanal İstanbul Projesi ile Terkos Gölü’nün doğusunda kalan yaklaşık 20 km²’lik bir su toplama havzası devre dışı kalacak (yaklaşık yıllık 18 milyon m³lük bir su kaybı). Sazlıdere Barajı’nın devre dışı kalması ile de (yaklaşık yıllık 52 milyon m3 bir su kaybı) toplam su kaybı yıllık 70 milyon m³ olacak. Ayrıca İstanbul’un hâlihazırda 5 milyon nüfusunun su ihtiyacını karşılayan Sazlıdere-İkitelli Sistemi de Kanal İstanbul projesi ile devre dışı kalacak. Özetle Kanal İstanbul projesi ile İstanbul’un halihazırda sıkıntıda olan su sorununun büyüyeceğini, su varlıklarının azalacağını ifade edebiliriz.

Teraziye geri dönmek isterim. Bir yanda bulunduğumuz alanlara su ulaştırmaya çalışan tesisler, hatlar ve bu tesislerin su alma yapılarını besleyen su varlıklarının gözden çıkarılması, yapılaşma, kirlilik, önleyici yönetim planlarının olmaması, kuruyan ve kurumaya açık göller, bir yandan Kanal İstanbul projesi gibi projelerle var olan su varlıklarının kullanılamaz hale gelmesi tehdidi karşısında mevsim normalleri altında yağan yağışlar… Ve evlerde çok daha fazla zaman geçirdiğimiz şu günlerde kullandığımız suyun önemi, diş fırçalarken, bulaşık yıkarken yüzdelerle su kullanımını azaltma önerileri. Ve ayrıca nedendir ki özellikle sokağa çıkma yasaklarına denk getirilen su kesintileri… Gelen su var ama rakamlardan da anlayacağımız üzere giden su oldukça fazla.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un 2021 bakanlık bütçesi kabulü sonrası ifade ettiği “Pansuman yapmıyoruz, esas sorunları çözüyoruz” söylemi geldi aklıma yazımı tamamlamak isterken. Su tasarrufu esas sorunu çözmek değildir, kaldı ki pansuman bile olamaz. COVID-19 pandemi vakalarında dünyada ilk sıralarda gezindiğimiz şu günlerde, su sorununda ellerimizi bile yıkayamayacak bir konuma gelebiliriz. Her gün evde kal ve elini 20 saniye yıka çağrıları ufak bir su krizinde bir halk sağlığı sorununa dönüşebilir. Sağlıklı kentlerin inşasında su varlıklarının korunması, herkes için temiz suya erişim hakkının sağlanması elbette başat konulardan biri olmalı.

Sendika.Org'a Patreon'dan destek ol